• Slide 1
BAŞKENT ÜNİVERSİTESİbaskent.edu.tr
KURUM VİDEOLARININ FARKLI KİŞİLERCE İZLENME SAYISI 1.682.183

Prof. Dr. Mehmet HABERAL - Kurucu ve Yönetim Üst Kurulu BaşkanıÖnceki Menüye Dön

Sayın seyirciler, Kampüs Sohbetleri Programı ile karşınızdayız. Bu yayındaki konuğumuz Başkent Üniversitesi kurucusu ve yönetim üst kurulu onursal başkanı Sayın Profesör Doktor Mehmet Haberal. Hocam her şeyden önce bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz. Bugün itibariyle Başkent Üniversitesi yirmi yılı aşkın süredir ülkemizin uluslararası itibarına katkı sağlıyor. Gerçekten bilimin yuvası olabilmiş ve bütün dünyaya da bilimi dağıtabilmiş başlıca kurumlardan bir tanesi.Bize kuruluş sürecinden itibaren bugüne kadar geldiğiniz noktayı kısaca anlatmanız mümkün mü acaba? Öncelikle teşekkür ediyorum, ekibinize de teşekkür ediyorum. Gerçekten medya çok önemli. Eğer sesinizi duyuramazsınız, hiçbir şey yapmış olmazsınız. Şimdi, bir anım var: Harward Üniversitesi’nin ilk hastanesi var Massachusetts General Hospital isminde. O hastanenin cerrahi departmanları şefi benim çok yakın arkadaşım. Onu çağırdım, aslında şu gördüğünüz tabloyu da gönderen o. Universal Washington Seattle’da. Onun cerrahi departmanını ve birkaç ismi davet ettim. Geldiler, onların adına düzenlediğim konferansta konuşmalar yaptılar. Şimdi, bizim televizyonun kafeteryasında oturuyoruz. Bana dediler ki sana çok ağır bir soru soracağız. Sorun dedim, bakalım ne soracaksınız… Dediler ki, hastaneler kurdun, üniversite kurdun, onu yaptın, bunu yaptın. Bu televizyon nereden aklına geldi dediler. E dedim sorunuz bu mu? Dediler ki, öyle yani, bu. Bakın dedim, siz buraya geldiniz, konferans verdiniz, öyle mi? Eğer bu televizyon olmasa, sizin konferansınız, sadece Burada kaç kişi varsa, 300 – 500 kişi mi var, sadece onlarla sınırlı kalırdı. Halbuki, bu kanal sayesinde, sizi birçok insanın ülkenin insanı izleme fırsatı buldu. Onun için kurdum, dedim. Vay be, dediler, biz bunu düşünmemiştik. Olay bu. Şimdi sizin yaptığınız görev de bu. Hakikaten, yazılı ve görsel medya çok önemli. İnsanları bilgilendiriyor. Benim o Kanal B’yi kuruşumun en önemli sebebi budur. İnsanlara doğru bilgiyi vermek. Hakikaten, vatandaşımız ne düşünüyorsa, onları insanlara aktarabilmektir. Onun için size teşekkür ediyorum. Siz de Başkent Üniversitesi’ni şimdi, ulusal ve uluslararası düzeyde herkese anlatacaksınız. Neden bu üniversiteyi kurdum, niye Başkent Üniversitesi diyecek olursan Şimdi şöyle, bakın ben geçen hafta bir konferans verdim, konferansın konusu da, dünden bugüne üniversitede eğitimin geleceği idi. Şimdi, önce şunu bilmek durumundayız, ülkemiz nereden nereye geldi? Ben bütün konuşmalarımda söylerim. Ne mutlu ki ülkemiz var. Ve bu ülkeyi kuran Atatürk, arkadaşları ve aziz şehitlerimizi her zaman rahmetle, şükranla anarım. O demir kapıların arkasında bile aynı şeyi yaptım. Çünkü, onlar hayatları pahasına bu ülkeyi kurmamış olsalar, bugün burada yoktuk. Tabi ki, ülke kuruldu da, öyle çok kolay kurulmadı. Bir taraftan yedi dübel dışarıda bir taraftan yedi dübel içeride yapılan mücadele ile, savaşlarla kuruldu ve düşünebiliyor musunuz, bu ülke kurulduğu zaman, daha Türkiye Cumhuriyeti yeni kurulduğu zaman, okuma yazma bilen insan sayısı %5’ten az. Düşünebiliyor musunuz? Ve Türkiye bu şartlardan geliyor buralara. Bakın, ben, ilkokula başladığım zaman, ilkokul yok. Ben ilkokula teyzelerimin misafir odasında başladım, şurada. Rize’de lise yok, benim ilçemde bir tane ortaokul var. Onu da rahmetli Ahmet Altınkılıç yaptırmış. Öyle bir durumdaydık. Daha sonra ne oldu? Benim mahallemde ilkokul yapıldı, şu okul, ben de o okul yapıldığında oraya taş taşıdım. Sonra, Zonguldak’a geldim. Orada okudum ve oradan Mehmet Çelikel Lisesi’ne geçtim. Düşünün, lise sayısı parmakla sayılacak kadar az. Esas liseler, İstanbul’da ya da Ankara’da. Onun dışında Afyon Lisesi var, rahmetli cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel, Afyon Lisesi’nden mezun. Erzurum Lisesi var, Trabzon Lisesi var. Yani diğer liseler parmakla sayılacak kadar az. Şimdi benim okuduğum Mehmet Çelikel Lisesi 1938’de Türkiye’de ilk defa bir iş adamı tarafından yaptırılıp Milli Eğitim Bakanlığı’na bağışlanmış ilk lisedir. Ben oradan mezun oldum. Sonra, Ankara Üniversitesi’ne geldim. Ben 1961’de, bizim dönemimizde üniversiteye imtihanla öğrenci alınmaya başlanmıştı. Ama o sene Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi derece ile öğrenci alıyordu, biz derece ile girdik. Hakikaten mükemmel bir eğitim idi. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi eğitimi mükemmel idi. O günkü şartlara göre hocalarım bizi mükemmel yetiştirdiler. Enteresandır, 1962’de Hacettepe Diş Hekimliği ve Tıp Fakültesi kuruldu. Tesadüf ki kız kardeşim de oranın ilk öğrencilerindedir. Hacettepe Diş Hekimliği’ne başlamıştı. Sonra ben, üniversiteyi bitirdim. Hacettepe’ye geldim, Genel Cerrahi Birimi’nde çalıştım. Gördüm ki, hakikaten Hacettepe ayrı bir dünya. Şimdi Ankara Üniversitesi’ndeki şartlara baktığımızda, koşullar zordu. Ama Hacettepe’de baktık ki, İhsan Doğramacı ciddi bir fark yaratmış. Öyle ki, ben orada çalışırken 24 saat uyumadan çalıştığım olmuştur. Böyle hastalar akın akın geliyordu. O dönemlerden geçtik, artık adeta aç bir insan düşünün, suyu ekmeyi gördüğü zaman nasıldır, öyle çok çalıştık. Şimdi ben hemen bir örnek vereyim, hastaya böbrek takıyorum. Günde 10 litre, 12 litre su içen hastalarım var. Karaciğer takıyoruz, hastaya diyorum dilediğini ye. Hacettepe’ye böyle başladık. Hacettepe sağlıkta, tıpta, ülkemiz için bir dönüm noktasıdır. Ben bütün hocalarımı rahmetle, şükranla anıyorum. Ama İhsan Bey’in özel bir yeri var. İhsan Bey ve Hacettepe ülkemiz için bir dönüm noktasıdır. Çünkü Hacettepe kuruldu, daha sonra 1967’de üniversite yasası çıktı ve üniversite oldu. Birçok yerde, Erzurum olsun, Eskişehir olsun, Sivas olsun, Samsun olsun, İhsan Bey oralarda tıp fakültesi kurulmasını sağladı. Tabi bunlar çok iyi gitti. Ben uzman oldum. Uzmanlığım döneminde genel cerrahi ve yanık ve bu arada da deneysel olarak özellikle karaciğer transplantasyonu ile meşgul oluyordum. Amerika’dan dönüp Hacettepe’ye gelen tanıdığımız vardı, onunla bizim departmanımız çok önemli idi. Yılmaz Bey, Nevzat Bey, halen beraber çalıştığımız Hakim Beyler, Hasan Beyler, hepsi oradaydı. Yani Hacettepe hakikaten ayrı bir yerdi. Sonunda o dönemlerde bunları yapıyoruz da, acaba daha fazla ne yapabiliriz diye düşündük. Çünkü o dönemlerde kronik böbrek hastalığı, karaciğer hastalığı dediğiniz zaman insanlar geliyor ne yapalım, tedaviniz yok diyoruz, gidiyorlar. Ama ben üniversiteye başladığım dönemlerden sonra bakıyorum ki, Amerika’daki benim hocam maalesef 4 martta yaşama veda etti. O insanlara karaciğer transplantasyonu yaparmış. Bunları sonradan öğreniyoruz. Tabi şöyle bir tablo vardır, Türkiye nereden nereye geldi, bunları düşünelim. Amerika’ya gidip gelenler överek Amerika anlatıyorlar, Avrupa’ya gidip gelenler Avrupa anlatıyorlar. Yani sanki Türkiye’de olmuyor da hep oralardan geliyor. Ben de sonra karar verdim, şu Amerika’yı bir göreyim bakayım dedim. Bir gittik Amerika’ya, önce yanıkla ilgili bir sene Texas Üniversitesi’nin tıp fakültesinde eğitim aldım. Amerika’da üç tane ünite var böyle. Birisi benim gittiğim üniversitede, diğeri Boston’da diğeri de Cincinnati’da bulunmaktadır. Ben ilk önce Texas’a gittim, önce yanığın ne olduğunu öğrendim. Ardından, bakın işte, o yanık ünitesi şurası. O yanık ünitesi burası. İlk gittiğim yer burası, bunlar benim hocalarım. Orada bir sene kaldıktan sonra Denver’e gittim. Orada bu gördüğünüz bu benim hocam, onunla beraber bir buçuk sene çalıştım ve karaciğer transplantasyonu öğrendim. Daha sonra araştırma yaptık. Ve 1975’te Türkiye’ye döndüm. Biz, kısa askerlik döneminin ilk kişileriyiz. İşte şu gördüğünüz. Baya askerlik yaptık ama, kısa yaptık ama, baya yaptık. Etimesgut’ta yaptık, ama su yok, imkan yok filan. Baya, tam bir askerlik idi. Daha sonra Amerika Hastanesi’ne gittik, tabi ben bir taraftan askerlik yapıyorum, bir taraftan da transplantasyonu nasıl başlatırım diye çalışmalar yapıyordum. Ve nihayet, İhsan Hocam bana bu imkanı tanıdı. Şimdiki bizim üniversitenin mütevellit heyet başkanı olan Mithat Beyle beraber İhsan Bey’e gittik. İhsan Bey bana tamam, sen bu işi yapacaksın, hadi bakalım dedi. Şimdi Türkiye’nin şartlarına bakın Avantajım Hacettepe ve diyaliz merkezi olması. Tabi ki Türkiye’de yasa yok, bu konuyla ilgili boşluk var. Benim dışımda kimse transplantasyonun ne olduğunu bilmiyor. Ben bir taraftan insanları eğitiyorum, bir taraftan bunlarla mücadele ediyorum. Düşünün, her kademesinde, doktoru, hemşiresi, teknisyeni, aklına ne gelirse hepsi benden geçti. Şimdi bir taraftan askerlik yapıyorum bir taraftan da araştırma yapıyorum, deneysel olarak bir şeyler yapıyoruz. İhsan Bey bana sordu, ne kadar zamanda yaparsın? Dedim ki, iki tane ilaç var, eğer o ilaçları temin edebilirsem iki ayda yaparım. İhsan Bey güldü, dedi ki altı ayda yap seni alnından öpeceğim. Şimdi iki ay sonra alnımdan öpmek zorunda kaldı çünkü iki ay sonra transplantasyonu yaptık.3 Kasım 1975, işte burada gördüğünüz Mürüvvet Hanım’ın –maalesef rahmetli oldu- böbreğini taktık. Yalnız, 70’li yıllar, tabi siz kaç doğumlusunuz bilmiyorum ama 70’li yıllar Türkiye için çok sıkıntılı yıllardı. Adeta 70 sente muhtaç yıllar geçirdik. Türkiye bu sıkıntılı dönemlerden geçti. Ama İhsan Bey bana bu ilaçlar nerede var dedi, çıkardı cebinden 50 sterlinlik çek verdi bana, o çekle o ilaçları getirdim, ve transplantasyonun kapısını bu şekilde açtık. Ve bu şekilde Türkiye’de organ naklinin yani transplantasyonun kapısı açılmış oldu. Çünkü orada, çocuk nefrolojisi bölümü vardı. Dolayısıyla Hacettepe benim için o dönemde bir şanstı. Tabi, yasa yok. Sadece muvafakat name ile transplantasyon yapıyorduk. Karar verdim, yasa çıkartmak durumunda idim. Çünkü o zaman sadece birinci derecede akrabalara transplantasyon yapabiliyorduk. Hasta çok, birçok insan maalesef sağlam organlarıyla aramızdan ayrılıyor. O nedenle, Avrupa Organ Nakli Derneği isimli vakıftaki arkadaşlarımla konuştum, dedim ki bakın bana ölen insanların sağlıklı organlarından böbrek gönderin. Hiç olmazsa ben insanlarımıza göstereyim ki, ölen insanlarımızın böbrekleri hastaların hayatını kurtarıyor. Onlara bir şekilde hiç olmazsa bir başlangıç yapmış olalım. Bakın, 10 Ekim 1978, o yılları düşünün, Ankara’dan İstanbul’a saat 9’da uçak var, İstanbul’dan Ankara’ya saat 11’de uçak var. Telefon da, şimdiki gibi değil. Cep telefonu vs yok o zamanlar. Teleks var idi o zamanlar. Bana arkadaşlarım teleks göndermişlerdi. Dediler ki, biz böbreği ancak Lufthansa’ya göndeririz. Lufthansa’dan ise gece 12’de İstanbul’a gelir. Peki dedim, siz böbreği gönderin, ben bir çaresini bulurum. O yılların ulaştırma bakanı Rahmetli Güneş Öngüt benim yakın tanıdığım idi. Güneş Bey ile görüştüm, bilet yok, sağ olsun Güneş Bey bana bilet temin etti. Ben gittim saat 9’da herkes gelmiş, arkada bir yer var benim için, hakikaten sıkılarak İstanbul’a gittim. İstanbul’da 11’de uçak gelecek, bizim uçak ise 11’de kalkıyor. Halbuki gece 12’de gelecek uçak. Hostesler beni aldılar, derdimi anlattım, dediler ki biz hallederiz. Nasıl halledeceksiniz dedim… Dediler ki uçağın kalmasına yarım saat kala biz anons ederiz, teknik arıza nedeniyle uçak arıza yapmıştır deriz, bir daha anons ederiz, bu iş de olur dediler. Hakikaten de öyle yaptılar. Gece tam 12’de şu gördüğünüz termos içerisinde böbrek geldi. Hemen ben o böbreği aldım, geldim. Burada gördüğünüz kişiye taktım. Onu başlatmış oldum. Tabi o zamanlar gözlediğim bir şey var idi, o döneme kadar bu böbrekler sadece on iki saat muhafaza edilebiliyordu. Gördüm ki bana gönderilen böbrek yirmi dört saatin üzerinde muhafaza edilebiliyor. Öyle olunca ben bütün merkezlere mesaj gönderdim, ne kadar kullanmadığınız böbrek varsa bana gönderin dedim. Onlar kullanmıyorlarmış, onlar patoloji departmanına gönderiyorlarmış. Ben bütün o böbrekleri aldım. Dünyada ilk kez +4 derecede, özel sıvıların içerisinde rahatlıkla saklanabildiğini gösterdim. Ve gerçekten, dünya literatüründe de bu şekilde yüz on saat elli dört dakika saklanmış böbreği taktığım hastamız Ayşe Tuncer tam yirmi beş sene yaşadı. Dolayısıyla gidişatı değiştirmiş olduk. Tabi bu böbrekler geldikçe ben bunları aldım, işte Diyanet İşleri’ne götürdüm. O zamanki Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç idi. Sayın Altıkuçak benimle beraber televizyona çıktı. Dedi ki ölen insanların böbreklerinin kullanılmasının dinen sakıncası yoktur. Ondan sonra, meclise yasa önerisi verdirdim. O zaman tabi hem meclis var, hem senato var, her iki bölümde de başta rahmetli senatör ağabeyimiz de Talat Turhan başta o var. Şimdi halen bizim mütevelli heyettedir birçok kişi benim verdiğim yasa önerisini imzaladı. Ve sonunda 2238 sayılı organ nakli yasası çıkarıldı. Bu yasa, bugün bile dünyanın en etkin yasalarının başında gelir. Çünkü her şeyden transplantasyon konusu yasalmış oldu. Bu yasanın üçüncü maddesinde biz diyorduk ki herhangi bir çıkar karşılığı organ ve doku alınamaz ya da satılamaz. Halbuki bugün bu konu transplantasyonun en ciddi sorunlarının başında gelir. Ve dördüncü maddesinde de bilimsel maddeler dışında bu kanuna ekleme yapılamaz. Bu yasa çıktı, 3 Haziran 1979, ve 27 Temmuz 1979’da ilk uygulama yapılmış oldu. Eskişehir yolunda motosiklet kazasında vefat eden 22 yaşında bir vatandaşımızın, Hacettepe’de beyin ölümü teşhisi koyuldu. Ben gittim, babayla konuştum, babaya, işte bakın, şimdi oğlunuz bütün çabalarımıza rağmen kurtulamadı dedik. Adamcağız çok makul şekilde Allah razı olsun, gördüm siz her şeyi yaptınız ama oğlumun kaderini değiştiremediniz. Ne yapacaksanız yapın, tekrar oğlumu bana verin. Bu çok önemli. Yani, hasta sahiplerinin, biz hekimlere güveni çok önemli. Eğer onu biz devam ettirebilirsek, o zaman inanıyorum ki çok daha fazla insanımıza yararlı olabileceğiz. O vatandaşımızın bir böbreği sağlam çıktı, onu da aldım, burada gördüğünüz kişiye 27 Temmuz 1979 senesinde taktım. Bu şekilde her yönüyle böbrek transplantasyonu gerçekleştirmiş olduk. Tabi, benim hedeflerimden bir diğeri, karaciğer transplantasyonu idi. Ama bu arada, esas önemli şeylerden bir diğeri şuydu: Ben böbrekleri getiriyorum, hastalara takıyorum, fakat maalesef bazı hastalarımızın imkanı olmadığı için ilaç alamıyorlar. İlaç alamadıkları için de tekrar acı çekiyorlar. Bu durumu değiştirmek için bir şey yapmam gerekiyordu. Sonunda 4 Eylül 1980 senesinde Türkiye Organ Nakli Yanık Tedavi Vakfı’nı kurdum. Bu vakıf kanalıyla ihtiyacı olan hastalara ilaç getirdim, onlara destek oldum. Hasta çok, yeteri kadar makine yok; altı ay sonrasında randevu veriliyordu. Hasta diyalize girecek, imkan yok, altı ay sonrasına randevu veriliyordu. Sonunda diyaliz merkezi kurmaya karar verdim ve 12 Mart 1982’de ilk defa bu vakfa ait Bahçelievler’de Diyaliz Merkezi’ni kurduk. Başkent Üniversitesi’nin esas başlangıcı bu merkeze dayanıyor. Tabi bunu yaptım da, şartlar giderek üniversitelerde de değişmeye başladı. Birtakım sıkıntılar olmaya başladı. Bir taraftan 80 darbesi, maalesef ülkemizde büyük aksaklıklar yaşattı. Yalnız iki şey nispet yönde gelişti. Bunlardan bir tanesi İhsan Hocamın gayretiyle 1982 Anayasası’nın 130. maddesi kondu. O maddede kâr amacı gütmeyen vakıfların üniversite kurabilme imkanı getirildi. Diğeri de yine o dönemde benim müracaat etmem sonucunda organ vakfıyla ilgili 2594 sayılı organ nakli yasasına ilave bir yasa çıkartıldı. O sayede daha fazla organ alma imkanımız oldu. Şöyle ki, ilk yasada beyin ölümü teşhisi konmuş insanların organını alabilmek için yanında mutlaka yakınlarından birisinin bulunması gerekir ifadesi vardı. Tabi öyle olunca çok sıkıntıya giriyorduk. 2594 sayılı yasa ile beyin ölümü teşhisi konulmuş hastalarının yanında birinci dereceden akrabaları yok ise, o hastaların ölümü, alınan organlara bağlı değildir raporu verilme kaydı ile organları alınabilir ifadesi getirildi ve otopsi bu işlemden sonra yapılır denildi. İşte bundan sonra da, biz rahatlıkla bu işlemi yapabildik. 1988’de karaciğer transplantasyonuna başladık. Kalp transplantasyonları ise esas bundan sonra geldi. Tabi bunlar olurken gerçekten üniversitede önemli değişiklikler oldu. Özellikle YÖK (Yükseköğretim Kurulu) yasasının çıkarılması neticesinde ciddi sorunlar yaşandı. Ben üniversite grubu kurdum. Bulvar Plus böyle değildi tabi o zamanlar. Rahatlıkla organizasyonlar yapabileceğimiz bir konumda idi. Orada toplantılar düzenledim. Bütün yasak liderleri getirdim, konuşturdum. Arkasından meşhur Aydınlar Dilekçesi var. Bilir misiniz, bilmez misiniz emin değilim ama kitabı benim kütüphanemde durur. O dilekçeyi Hacettepe’den dört kişi imzalamıştık. Benim hocam Prof. Hüsnü Göksel zaten bu işin organizatörlerin konumunda idi .. Ben, Hüsnü Bey, bizim Profesör Zafer Öner ve Bozkurt Güvenç Bey, dördümüz imzalamıştık. Bize en ağır disiplin cezası verdiler. Mamak Sıkıyönetim Savcılığı’na gittik, ifadeler verdik. Altı sene bana profesör kadrosu vermediler. Yani hakikaten yükseköğretimde hava değişti. Yani özetle, birçok sıkıntımız oldu. Bir taraftan bunlar olurken, önce 16 Eylül 1985’te A Blok’u açtım. İlk defa Türkiye’de bir organ nakli hastanesi açıldı. Daha sonra Adana’da, İstanbul’da diyaliz merkezleri kurdum. İzmir’de ve ülkemizin birçok yerinde diyaliz merkezleri kurdum. Bu merkezler, gene vakfa bağlı olarak çalışıyor değil mi? Evet, hepsi. Yaptığım her şeyi Türkiye Organ Nakli Yanık Tedavi Merkezi’ne bağlı olarak yaptım. Ve artık öyle gelişmeler oldu ki… Eğitim açısından sıkıntılarımız oldu, uygulama açısından sıkıntılarımız oldu… Ve bu sırada İhsan Hocam 1984’te Bilkent Üniversitesi’ni kurdu. Ben de, bir taraftan o zamanki tabirle diyordum ki, Yeni Tarla Yeni Tohum. Yani öyle bir organizasyon yapmalıyım ki, hastalar geliyor, sıkıntılarımız oluyor, ameliyatlarda problemler yaşanıyor. Zaman zaman çok ciddi problemlerle karşılaşmaya başladık. Ve artık, yeni bir sistem oluşturma gerektiğini fark ettim. Mutlaka bir şeyler yapmak durumunda idim. Yoksa hastalara yararlı olamıyordum. Buradaki diyaliz merkezini Ankara’da kurduğum zaman ülkemizin her yerinden hastalar gelmeye başladı. Bahçelievler adeta Türkiye’nin misafirhanesi konumundaydı. Hastalar da bana “ne olur Mehmet Bey İstanbul’a da, ne olur Mehmet Bey Adana’ya da, ne olur Mehmet Bey İzmir’e de”. Şimdi düşünebiliyor musunuz, kırk elli hasta, İstanbul’dan buraya diyalize geliyor. Adana’dan, İzmir’den, kısacası ülkemizin her yerinden hastalar geliyordu. Ben de zorunlu olarak farklı şehirlere diyaliz merkezleri ve hastaneler kurmak zorunda kaldım. Tabi bu arada, yasaklar kalktı. Ülkedeki sistem biraz daha rayına oturmaya başladı. Ve nihayet 1991 seçimlerinde bir yeşil kart projesi gündeme geldi. Bilir misiniz yeşil kart nedir? Düşük gelirli vatandaşların sağlık hizmetinden yararlanması için çıkartılan kart. Şimdi o dönemleri hatırlayın, hastalar hastanede kalıyor, çıkamıyor, ödeme yapamıyor…. O yeşil kartı yapan kişinin kim olduğunu biliyor musunuz? Sizsiniz diyeceğim ama. Evet o yeşil kartı icat eden benim. Yeşil kartı getirmem çok önemli bir aşama idi. Öyle oldu ki, zaman zaman milyonlarca insan yeşil karttan yararlandı. Hakikaten sıkıntılar büyük ölçüde aşılmış oldu. Süleyman Demirel yeniden başbakan oldu, sonra maalesef rahmetli Turgut Özal vefat etti, Süleyman Demirel cumhurbaşkanı oldu. Bu sırada, içişleri bakanı İsmet Sezgin 1993 senesinde rahatsızlandı. İhsan Bey ile çok yakınlar idi. İsmet Bey Gülhane’de yatıyor, o zaman Gülhane komutanı beni oraya davet etti. Dedi ki İsmet Bey burada yatıyor, böbrek taşı problemi var, o konuyu bir görüşebilir miyiz, dedi. Neyse, sonunda onun böbrek taşının kırılmasına karar verildi. Şimdi o taş kırıldığı gün, ben de orada idim. İhsan Bey de orada idi. Konuşuyorduk. Ben de bir taraftan hazırlık yapıyorum. Bir üniversitesi kursam nasıl olur, vakıf da var… Bir de 1986’da da Haberal Eğitim Vakfı’nı kurdum. Yani kendi ailemin vakfını kurdum. Yani, zaten siz halihazırda ve öncesinde o üniversite için gerekli olan tıbbi eğitimi zaten veriyordunuz. Tabi tabi, ben zaten oralarda eğitim veriyordum. Yani bunların da altyapısı zaten oluşmaya başlamış oldu. Şöyle oldu, 1992’de A Blok’u eğitim hastanesi haline getirdik. O zamanlar rahmetli Yıldırım Ağabey Sağlık Bakanı idi ve İbrahim Mendilcioğlu vardı personel genel müdürü olarak çalışan. Bunların imzası ile orasını eğitim hastanesi haline getirmiştim. O devam ediyordu. Yani aslında, üniversitenin sadece ismi kurulmamış. Bütün fonksiyonları yerine getirilmiş. Tabi tabi, eğitim veriyoruz, birçok şeyi yapıyoruz. Bir de, bunlar bir arada değil. Oluşum yerleri çok dağınık. Adana’da, İzmir’de, İstanbul’da… İzmir’de hastane kurdum ve o hastanenin ismini de Zübeyde Hanım Hastanesi olarak seçtim. Bana sordular bu hastanenin ismi ne olacak? Dedim ki Zübeyde Hanım burada değil mi, Zübeyde Hanım Hastanesi olacak. Dolayısıyla hastaneler zaten vardı. Neyse, İhsan Bey’le konuşurken niye üniversite kurmuyorsun dedi. Düşünüyorum zaten, dedim. Haydi ofisime gidiyoruz dedi, ofisine gittik. Onun hukuk müşaviri vardı, onu çağırdı. Araştıralım bakalım üniversite nasıl kurulur, onu yapalım, bunu yapalım derken, peki dedi , üniversitenin ismi ne olacak dedi. Ben kararsızım dediğimde, Haberal Üniversitesi olsun dedi. Peki Bilkent niye Doğramacı Üniversitesi değil dedim. Başkent olsun dedi, peki dedim Başkent olsun o zaman. Yani üniversitenin isim babası rahmetli İhsan Doğramacıdır. Dolayısıyla, sizin sorduğunuz sorunun cevabı, yani “Başkent Üniversitesi nasıl kurulmuştur”un cevabı budur. VE ben bu üniversiteyi kanun gücünde kararname ile kurdum. 14 Eylül 1993, 515 sayılı kararname ile Başkent Üniversitesi kuruldu. Tabi o sıralar Cumhuriyet Halk Partisi, kanun hükmünde kararnamelerin iptali için anayasaya müracaat etti ve bu kararname iptal edildi. Öyle olunca, anayasa mahkemesi karar verdi, dedi ki bu kanun gücüyle kurulmuş kurullar, eğer altı ay içerisinde yasa çıkarttıramazlarsa, bunlar iptal olacaktır. Ben meclise gittim, şimdi bizim mütevelli heyetinde bulunan Nurettin Tokdemir ile Milli Eğitim Komisyonu’na müracaat ettik. 24 Kasım 1993 Başkent Üniversitesi ile ilgili yasa on beş dakikada kabul edildi. Üzerinden bir sene geçti, 13 Ocak 1994’te 3963 sayılı yasa ile Başkent Üniversitesi’nin yasası çıktı ve bu şekilde Başkent Üniversitesi kurulmuş oldu. İlk kurulmanın ardından geçen süreç nasıldı? Yani fakültelerin açılması nasıl oldu? Sizdeki felsefeyi yansıtma şansınız nasıl oldu? Çünkü uluslararası alanda ciddi bir irtibatı olan bir kurumdan bahsediyoruz. Bugüne kadar binlerce mezun vermiş ve hepsi iyi yerlere gelmiş durumda. Bu mezunların başarıları da ortada. Üniversitenizin verdiği diplomanın önemli bir değeri var. Benim buradaki amacım şöyleydi: Birebir eğitim ve kalite. Ama 1994 yılında Türkiye’nin koşullarını düşündüğümüzde bir kişiye bir eğitmen dengesini nasıl kurabildiniz. Esas kurulmaya karar verişimin önemli nedenlerinden birisi, hekimlik gerçekten usta – çırak işidir. Birebir eğitim çok önemli. Bu üniversiteyi kuruma sebebim birebir eğitimle öğrenci yetiştirmek. Bir diğeri de kalite. Üniversiteyi kurmamın ardından acaba bu üniversiteyi nasıl yönetebilirim, bunun cevabının peşine koştum. . Şu an ikinci mütevelli heyeti başkanı olan Prof. Dr. Mithat Çoruh, günün birinde gelip bir konferansta önemli bir konuşma yaptı. Tamam, buldum dedim. Bu işin yönetimi, kalitedir. Ve Türkiye’de ilk defa kalite yönetim merkezi kurdum. 1994 yılı idi. Başkent Üniversitesi, bugün, ISO dediğimiz kalite sisteminin en son versiyonu ile çalışır. Biz kendi kendimizi denetleriz. Bir başkanın denetimine ihtiyaç duymuyoruz. Tabi, Türk Standartları Enstitüsü gelir, bizi denetler. Onlar farklı. Ama esas olan, bizim kendimizi denetlememizdir. Denetim dendiğinde, toplumun genel olarak algıladığı şey finansaldır. Sizin bu konudaki algınız nedir? Hepsi. Bilimseldir, ekonomiktir, her şeyiyle. Kalitenin içerisine ne giriyorsa, A’dan Z’ye kadar, her şeyi denetleriz. Kapıdaki güvenlik görevlisinden, en tepedeki kişiye kadar biz herkesi denetleriz. Kural: Bu kurumda yüzü gülmeyen hiç kimse benimle çalışamaz. Bu kurumun kuralı budur. O kapıdan içeri girdiğiniz zaman, kural: Başkent Üniversitesi’nin kapısından içeri girdiğiniz zaman bu kurumun kurallarına uyacaksınız. Olmadıysa, gideceksiniz. Başka bir sistem yok, sistemimiz bu Ve sistemin özü de kaliteye dayanır. Bugün, Başkent Üniversitesi’nin eğitim ve sağlık kuruluşları, kalite sisteminin en son versiyonu ile çalışır. Özelliği budur. Eğer böyle olmasaydı zaten bunları yapamazdık. Yükseköğretim, meslek yüksek okulları… Hepsi, hepsi, hepsi! Bakın bir eğitim sistemine ilk kez böyle bir şey yerleştiriliyor Başta türlü olması zaten mümkün değil. Denetimin olmadığı yerde başarı yoktur. Varsa da, o başarı da geçici bir başarıdır. Söylediğiniz gibi, Başkent Üniversitesi kendini ispatlamıştır. Bakın, şurada gördüğünüz kalite kitapçığıdır. Şimdi, bu kalite belgelerini, kalite ödüllerini, biz aman bize ödül verin diyerek almadık. Bunlar ulusal değil mi? Tabi tabi, bunlar hep ulusal şeyler. Bunlar sizden habersiz şekilde gelinip, kampüsteki eğitimi inceleyip veya kampüsteki koşulları inceleyip size verilmiş ödüller değil mi? Tabi, şimdi şöyle söyleyeyim. Biz davet ediliriz Biz kapıda beklemeyiz, Ama biz içeriden davet ediliriz.Bütün, şu gördüğünüz belgelerin her biri okulumuza verilmiştir. Bakın, şu gördüğünüz 1913. Şu gördüğünüz 1915, şu gördüğünüz 1916. Bunların her biri ayrı ayrı yerlerde verilmiş belgelerdir. Şu Paris’te, şu Frankfurt’ta verilmiş. 2012, 2013, 2016, günceller de yani. Tabi tabi. Ve bunlar tamamen kuruluşlar tarafından bize verilmiş ödüllerdir. Dolayısıyla, esas sistemin kökü kaliteye dayanır. Başkent Üniversitesi’nin özü kalite sistemine dayanır. Onun için, şimdi kalitenin rakibi kalitedir, Başkent’in rakibi de Başkent’tir. Sistem budur. Peki Mehmet Hocam şimdi size bir soru sormak istiyorum. Siz bu sistemi oturtup, uygulamayı da başarabildiniz.Bu sistemin icadı bambaşka bir başarı, ona hiç girmiyorum. Peki bu sistemden faydalanan öğrencilerin durumunu nasıl gözlemlediniz? Şimdi bakın, amaç zaten kaliteli eğitim, kaliteli sağlık hizmetidir Bakın ne dedim size, birebir eğitim. Siz hiç duydunuz mu şu cümleyi: Başkent Üniversitesi binlerce öğrenci alıyor diye bir şey? Duymazsınız. Çünkü, biz sistemi ona göre kurduk. Ben dedim ki, en kaliteli tıp eğitimi kaç öğrenciye verebiliriz? Ben başlangıçta kırk öğrenci alıyordum. Öyle üç yüz beş yüz öğrenci almıyorum. Mesela rahmetli Turgut Bey, o zamanlar dekandı, gelip diyordu ki, Mehmet Bey ne olur hukuk fakültesine şu kadar öğrenci alalım, Turgut Bey, kesinlikle olmaz diyordum. Hukuk bu. Tamam mı? Buradan mezun olan öğrenci, gerçek anlamıyla adalet dağıtacak. Siz biliyor musunuz, Türkiye ilk defa mahkeme salonlu hukuk fakültesini kuran biziz. Sene 1998. Mahkeme salonlu ilk hukuk fakültesini kuran biziz. Şimdi gidin görün, gördünüz mü bilmiyorum ama mahkeme salonlu hukuk fakültesi. Neden? Birebir eğitim. Öğrenci oraya gidiyor, öğreniyor. Yarın mezun olup adliyeye gittiği zaman ne yapacak? Orada her şeyi görüp, ona göre deneyim kazanıp gerçek adliyeye gidiyor. Nasıl ki tıp öğrencileri staj yapıyorlar, hukukçular da böyle çalışıyorlar. Turizm okulu kurdum, Kızılcahamam’a Patalya Oteli açtım. Esas amaç birebir eğitim. Bir laf vardır ya, yazdığını yap, yaptığını yaz derler ya, eğer yapmazsanız bilemezsiniz. Güzel sanatlar fakültesi ve gastronomi diye yeni bir bölüm oluşturuldu. Aşçılık nedir, öğrenciler burada öğrenecek. Bakın, şöyle bir kampüsümüz var. Şöyle bir yer idi orası. Ben buraya ilk gittiğimde, Mehmet Bey dağ başına gidiyorsun dediler. E buyurun, işte dağ başı bu Böyle bir yere gittim ben. Peki olsun, dağ başı olsun, ben hallederim dedim. Sonra ne oldu, o dağ başı bakın böyle bir yere dönüştü. Bakın görüyor musunuz şunları? Şimdi ilan veriyorlar, Başkent Üniversitesi’nin ormanlarına karşı villalar. İşte Başkent Üniversitesi bu. Burada su yok diyorlardı. Ben buraya gittiğim zaman bir tane bodur ağaç vardı, tek bir tane. Köylüler gübre kurutuyor ve avlanıyorlardı. Ben o Bağlıca Köyü’nü gördüğümde, muhtara dedim ki, bu köyü ya sen düzelteceksin ya da ben düzelteceğim. Şimdi orası öyle bir durumdaydı ki, köyün ortasından su akıyor, hanımlar orada çamaşır yıkıyor. Tavuklar geziniyor, bütün evler kerpiç. Şimdi ne oldu? Şehir oldu orası. Ve maalesef tarlalar beton yığınına döndü. Benim repertuvarım biraz kalabalıktır, çünkü ben Hemşin Yaylalarından, Fırtına Deresi’nden geliyorum. Çiftçiliğin nasıl olduğunu çok iyi biliyorum. Benim fırıncılığım var. Ben sizi Gölbaşı’na, bizim Patalya Otele bir götüreyim de orada bakın size pide nasıl yapılıyor, fırıncılık nasıl yapılıyor, bunları ben size göstereyim. Türkiye bir tarım ülkesiydi –hemen anti parantez söyleyeyim- en iyi unu da biz Ankara’dan alırdık. 1955’te fırıncılığa başladım. O zaman rahmetli babamın isteğiyle. Ama şimdi ne oldu biliyor musunuz? Tarlalar beton yığınına döndü. Ben bir ara slogan geliştirdim, Tarlalar Betonlaşmasın, Türkiye Aç Kalmasın dedim. Maalesef Türkiye bugün saman ithal ediyor. Buğday ihraç eden Türkiye, saman ithal ediyor, kuru fasulye ithal ediyor. Bizim köyümüzde her şey vardı, ben çayı bardakta gören Mehmet Haberal değilim, ben çayı yapan Mehmet Haberal’ım. Çayı elle topluyorduk, çayı oradan içiyorduk. Şimdi maalesef yok. Üretim yok. Üretimin olmadığı yerde bizi bekleyemezsiniz. Peki hocam, Başkent Üniversitesi’nde eğitim alan öğrencilerden beklentiniz nedir? Benim beklentim almış oldukları bu en kaliteli eğitimleri sadece bizim milletimize değil, bütün dünyaya gösterebilmektir. Ben geçen Washington’a gittim ve orada Amerikan Cerrahlar Kulübü’ne üye yaptığımız arkadaşlar vardı. Amerika’da bulunan Türklerden bir grup geldi ve dedi ki sizi yemeğe götürelim. Zeytina diye bir restorana götürdüler. Orada beni davet eden kişi geldi ve dedi ki Mehmet Bey buranın şefi Başkent Üniversitesi mezunu. Herhalde şaka yapıyor dedim ben de. Hakikaten aldı geldi şefi. Şef dedi ki, efendim ben 2006 mezunuyum, orada siz vardınız. Farklı bir bölümden mezun olmuş ama orada gidip aşçılık yapıyor. Dolayısıyla, bizim hedefimiz sadece ülkemizde değil, her yerde başarılı olmaktır. Tabi ki de ilk hedefimiz ülkemize hizmettir. En kaliteli eğitim, en kaliteli sağlık hizmetleri, hangi konu olursa olsun… Bakın size ne dedim, ben Kanal B’yi kurdum ve onlara dedim ki, siz en doğru haber ne şekilde verilirse, vatandaşlara onu vereceksiniz. Kesinlikle onun bunun yorumuyla ve kesinlikle kişinin bilgisi dışında herhangi bir bilgi ve haber veremezsiniz. Kural bu. Sistem bu dedim, bu şekilde olacak. Dolayısıyla, biz kaliteye tabiyiz. Bu kaliteli hizmet, söylediğim gibi, birinci derecede kendi ülkemiz, ama ikinci derecede de bütün dünyadır. Emaneti ehline teslim edeceksiniz. Ben emaneti ehline veriyorum, benim kuralım bu. Benimle beraber çalışan arkadaşlarım genelde işini en iyi bilen insanlardır. Eğer bilmezse benimle çalışamaz. Başkent Üniversitesi’nde çalışamaz. Kuralımız bu, sistemimiz bu. Olmazsa o zaman Başkent Üniversitesi’nin anlamı yoktur. Başkent Üniversitesi’nin de videolarını çektik ve deneyimlerini dinledik. Ve onların da genelde yurtdışı deneyimleri olduğunu gördük. Ve hepsi de öğrencilerle iyi diyalog kurmaya çalışan akademisyenler. Malumdur, Erasmus programları var. Bizim öğrencilerimiz geldikten sonra diyorlar ki, aman efendim Başkent nerede, oralar nerede…Verdiğimiz sağlık ve eğitim hizmetleri bizim düşündüğümüz ve tasarladığımız şekildedir. Ben hiçbir zaman sayıya tabi olmadım, ben sadece kaliteye talip oldum. Kim işini biliyorsa, kim işini en iyi yapıyorsa, ona talibiz. Ben Başkent Üniversitesi’ni kurdum, dedim ki benimle çalışacaksanız 7 gün 24 saat çalışırsınız. Parola, 7 gün 24 saat çalışma. Bunun ötesi yok. Ben bunları geliştirdikten sonra, gittim gördüm ki, 7/24 çalışmak diye yazmışlar Tamam dedim, Başkent Üniversitesi’nin özelliği budur. Ve biz en kaliteli hizmete talibiz. Başkent Üniversitesi’nde tıp fakültesinde öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı bir buçuk. Türkiye’deki orana kıyasla mükemmel. Tabi. Üniversitede öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı altı. Var mı bunun ötesi? Gerçekten iyi bir sayı. Hiçbir zaman ben binlerce öğrenci almanın peşinde değildim. Ben tamamen en kaliteli eğitimi ne şekilde vereceksek, en kaliteli sağlık hizmetini ne şekilde vereceksek biz bunları yaparız. Biz Başkent Üniversitesi olarak, kontrol edemeyeceğimiz hiçbir işe girmeyiz. Herhalde işin bilincinde olmanızla alakalı bir şey bu. Elbette, işini bilmek. Hekimlikte de böyledir, eğitimde de böyledir, hukukta da böyledir.Yakın zamanda aldığınız bir ödül var. Oldukça kıymetli bir ödül. Senelerdir kimseye verilememiş bir ödülden bahsediyoruz: Royal Society of Medicine Kısaca bu istisna ödülden bahsetme şansınız var mı? Ben hiçbir şeye talip olmam. Ben tutukluyken, Amerikan Cerrahlar Koleji beni onursal üyeliğe seçti. Amerikan Cerrahlar Koleji 1913’te kurulmuştur. Ve 100 senelik tarihinde ilk defa böyle bir şey yapmışlar. Üstelik, kuruluşu, onursal üyeliğe seçilen kişinin mutlaka orada olması lazım. Ben gelemeyeceğimi söyledim, olsun dediler. Peki kardeşim gelse olur mu dedim, olur dediler, yeter ki gelsin. Amerikan Cerrahlar Derneği var, onlar beni onursal üyeliğe seçti. . Haberim yoktu. Uluslararası Cerrahlar Koleji var, Prag’ta. Onursal üye seçmişler. En son söylediğiniz konuyu inanın hiç bilmiyorum. Davet edildiğim kolejde beni gezdirdiler. Bir eğitim merkezi gösterdiler. Dediler ki burası Royal Society of Medicine. Amerikan kraliyetinin tıp derneğinin bir organizasyonun içinde konferans salonları var, kütüphanesi var, o kütüphane 600 bin kitap alıyor. Hakikaten çok enteresan kitaplar çıkarttılar. Ben de teşekkür ediyorum, bizimki de bir milyon alıyor dedim. Öyle deyince oldukça şaşırdılar. Bizim kütüphanemiz öyle, dilerseniz buyurun, gelin, gezin dedim. Geldiler ve gezdiler. Bu dernek, 1805’te kuruluyor. Yani 212 sene önce kurulan bir dernek. Kraliyet ailesine ait öyle mi? Evet, öyle, bütün kraliyeti kapsıyor. 25 binden fazla üyesi var. Bir derneğin 25 binden fazla üyesi var, düşünebiliyor musun? Değişik ödüller vermişler, onursal üyelikler vermişler. 2008’de başka bir şey yapalım. Öyle bir şey yapalım ki istisnai olsun, böyle bir karar vermişler. Ben tabi bilmiyorum bunları. Arkadaşlar buraya geldiler, buraları gördüler. Daha sonra bana dediler ki, Mehmet Bey, biz sizi 8 Mart’ta davet ediyoruz. detayları da söylemediler. Ödülden haberiniz yoktu? Hayır hayır. Hiçbir şey söylemediler bana. Ben de ona göre hazırlık yaptım. Bu onur ödülünü ilk defa veriyoruz dediler. 2010 yılından bahsediyorlar değil mi, yani veriliş tarihi o? Tabi tabi. Arkadaşlar buraya gelmişler, buraları görmüşler ve ona göre karar vermişler. Bu verdikleri ödül, bir başka. Mesleğin başarılı olmuş insanlarla bu ödüller veriliyor ama burada başka bir şey var demişler. “Biz gittik, Başkent Üniversitesi’ni gördük, orada bir ağaç 4 milyon beş yüz bin olmuş” demişler. “Öğrencilerin yüzü gülüyor, on bir bine yakın insan çalışıyor, o insanlar mutlu” demişler. Eğer bana böyle bir ödül takdim edildiyse, ben bu ülkenin bir vatandaşı olduğum için ve bu ülkede ben birtakım şeyler yapma fırsatı bana verildiği için bu ödülü aldım. Eğer Atatürk ve arkadaşları, aziz şehitlerimiz bu ülkeyi kurmamış olsa biz yoktuk, böyle bir şey yapma imkanımız da olamayacaktı. O yüzden bütün bunları hem onlar için, onlar adına; hem milletimiz adına bana verilmiş bir hediyedir diye düşünüyorum. Onun dışında başka bir şey olamaz. Mehmet Bey, bu düşünceden dolayı kutluyorum sizi. Bu insanlar bana bu ödülleri verdiler ama ben bunları nasıl yaptım, bu önemlidir. Eğer ülkemiz olmasaydı, beni öğretmenlerim yetiştirmemiş olmasaydı, eğer İhsan Bey Hacettepe’yi kurmamış olsaydı, biz bu üniversiteyi kurmamış olsaydı, biz olmazdık. Her şey insanlarımız için. Genelde herkes yardımcı oluyor. Zaten ben yasalar çıkarttırdım, bu kadar iş yaptım. Bunlar olmasaydı yapamazdım. İnsan güveni önemli. Başkent Üniversitesi güvenin, alın terinin ve özverinin eseridir. Başkent Üniversitesi budur. Biz devletin bütçesinden milyonlar alıp da müşteri getiren bir kuruluş değiliz. Başkent Üniversitesi alın terinin eseridir. Öz verinin eseridir, güvenin eseridir. Bu kadar. Bugünden itibaren biz devletin bütçesinden bir kuruş almayız. Bu aslında, Başkent Üniversitesi’nin şu anda geldiği noktayı da açıklıyor. Öğrencelerine aşılamaya çalıştığı kültürü de tanımlıyor. Olay da zaten budur. Bu kurumlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumlarıdır. Ben bu kurumları millet için kurdum. Bu kurumlar ne benim ne de benimle beraber çalışan herhangi bir yönetici arkadaşımın hissesi ya da payı söz konusu değildir. Ben hapishanedeyken, beni yargılarken “yok Mehmet Haberal’ın sahip olduğu üniversiteler, yok Mehmet Haberal’ın sahip olduğu hastaneler yok işte televizyon kanalları falan” bunları saymaya başlayınca, dedim ki sayın başkan düzeltme yapacağımı, doğrudur, bu saydığınız kurumların hepsini kurmanın onurunu taşıyorum. Ama bunları ben bu millet için kurdum. Hiçbirisi ne benim ne de benimle beraber çalışan yöneticilerin şahsi malı değildir bu milletin malıdır. Dolayısıyla burada yapılan şeyler benimle beraber çalışan kişilerle yapılır, evet, şu an 11 bin civarında insanla beraber yapılır Ama millet için yapılır. Aşağı yukarı 14 bin civarında üniversite öğrencimiz var. 3 bin civarında Adana’da öğrencimiz var. Başkent Üniversitesi’nin bir başka özelliği daha var: Bankacılık ve taşıma hizmetleri dışında her şeyi biz kendimiz yaparız. İnşaatları kendimiz yaparız, çiftlik kurdum, süt ürünleri fabrikası kurdum, şu gördüğünüz gömlekleri biz kendimiz yaparız, yani bizim kofeksiyonumuz var –ismi ALAF’tır-. ALAF, bizim yöremizde ineklere baharda yem olarak verilen yemin ismidir. Çiftlik kurdum ve süt ürünleri fabrikası kurdum Kazan’da, günde aşağı yukarı yüz tona yakın süt işleyebiliyoruz. Biz kendi yağımızı, peynirimizi her şeyimizi kendimiz yaparız. O fabrikanın ve çiftliğin adı da AÇKAR’dır. Bana AÇKAR nedir diye sorarlar. AÇKAR da, Mehmet Haberal’ın Hemşin Yaylalarında çobanlık yaptığı meranın adıdır derim. Dolayısıyla Başkent Üniversitesi’nin bir başka özelliği de budur. Biz inşaatları kendimiz yaparız. Yıllarca inşaat yapmayız yani. En geç altı ayda bir hastane yaparız. Bizim özelliğimiz budur. Mesela şu gördüğünüz ahşap işlerini de biz kendimiz yaparız. Bu işler de uzmanlık dışına çıkmıyorsunuz. Mesela yurtdışından getirilecek malzemeleri yurtdışından kendi şirketlerimiz kanalıyla getiririz. Dediğim gibi, yapılabilecek ne varsa, biz yaparız. İki şey dışında: Taşımacılığı ve bankacılık ki bunları da yavaş yavaş kendimiz halledeceğiz. Bu iki organizasyon dışında diğer hepsini kendimi yaparız. Yani bizim öğrencilerimiz acaba ben şu kıyafetimi nereden alırım diye düşünmez. O hazırdır. Kolejdeki öğrencilerimizin bütün kıyafetlerini biz kendimi yaparız. Kafeterya işlerini kendimiz yaparız. AÇKAR’da sütle ilgili, aklınıza ne gelirse biz yaparız. %100 doğaldır. Kalitedir yani. Kalitenin dışında bu kurumda bir şey göremezsiniz. Sizin bu hayat tecrübeniz Başkent Üniversitesi’ni iyi bir yere getirmektedir: Olabildiğince her şeyi kendiniz üretirsiniz, azimden vazgeçmezsiniz, uzman yetiştirirsiniz. Kazandığınızı topluma geri vermektesiniz. En önemlisi salt tüketimden ziyade, kültürel anlamda, eğitim anlamında, hayat tecrübesiyle bu topluma bir şeyler sunabilmektesiniz. Bakın, biz hizmete talibiz. Biz eserlere talibiz. Biz hesap vermeye talibiz. Biz denetlenmeye talibim ben bu işleri yaptıktan sonra diyorum ki, beni denetleyin Belki bir şeyleri yanlış yapıyorumdur, beni denetleyin. Benim felsefem bu. Biz ayrıca, hani sanayi üniversite işbirliği diyorlar ya, biz zaten kendi sanayimizi zaten kurmuş durumdayız. Siz zaten bunları kurmuş ve buraya üniversitenizi getirmişsiniz zaten. Onu zaten yapmışız. Şu anda ayrıca Anadolu Organize Sanayi Bölgesinde bizim faaliyetlerimiz var. Biz onlarla işbirliği yapıyoruz, onlara hizmet veriyoruz. Öğrencilerimiz onların tecrübelerinden yararlanıyorlar. Biz Kazan’da meslek yüksekokulu kurduk. O okulu görmenizi ben öneririm. Gittiğiniz zaman göreceksiniz, sanki bir atölyeye girmişsiniz. Tornalar var, üretim yapan araçlar var. Daha doğrusu şöyle, biz üretime sahibiz. Biz üretiyoruz. Üretim çok önemli. Eğer üretmezseniz, başkalarına muhtaçsanız olmaz. Atatürk ne dedi? Muasır medeniyetler düzeyine ulaşmak . Bu bir gurur tablosudur. Ben bir slogan geliştirdim: Odun ateşinden lazere. Çünkü ben Mehmet Haberal. Odun ateşi ışığında ders çalıştım bugün lazer kullanıyorum. Şimdi aslında bu Türkiye’nin başarısıdır. Türkiye odun ateşi ışığından lazere gelmiştir. Yeter mi, yetmez. Neden? Çünkü gelişmiş ülkeler aya gidiyorlar, gezegenlere gidiyorlar. Eğer biz oralara gidemezsek, yaptığımız işler yetmez. Şimdi hedef böyle. Hedef oralar. Hedef gezegenler. Demek ki gidilebiliyor. Bakın ne yaptık, dünyada birtakım ilklerin altına bu ülkede imza attık. Dünyada ilk kez canlılardan karaciğer transformasyonu yaptım. Dahası yine dünyada ilk kez aynı kişiden hem karaciğer hem böbrek alarak kızına transplantasyon ederek yeni bir kapı araladık. Nasıl yaptık, işte Türkiye’nin bize sağladığı imkanlarla yaptık bunu. Ama bunlar yetmez. Üretmek durumundayız. Eğer dünyadaki yerimizi daha da ileri taşımak istiyorsak bunları yapmak zorundayız. Biz Başkent Üniversitesi olarak ülkemize kaliteli hizmete talibiz. Ülkemize eserler vermeye talibiz. Biz ülkemize hesap vermeye talibiz. Bizim yaptığımız iş bu ve biz bu noktaya da bunları yaparak geldik. Mehmet Hocam, gençlere tavsiye edeceğiniz şeyler nelerdir? Özellikle bu sene sınava girecekler ve Başkent Üniversitesi’ni tercih edecek öğrencilere tavsiyeleriniz nelerdir? Gençler çok şanslı. Neden biliyor musunuz? Türkiye okulsuzluktan bugünlere gelmiştir. Bugün Başkent Üniversitesi’nin öğrencileri şöyle bir mazerette bulunamazlar: Şu olmadığı için şunu yapamıyoruz, ah keşke şu da olsa… Her şey var. Verimli çalışan hiçbir yöneticinin mazeret beyan etmeye hakkı yoktur. Hiçbir mazeret başarının yerini tutamaz. Mazeret diye bir şey yok. Ne talep ediliyorsa biz onları yapıyoruz. Öğrencinin hiçbir eksiği yok. Benim öğrencim şunu söyleyemez: “Araştırma yapacaktık ama araştırma yapacak laboratuvar yok.” Hayır. En güzel araştırma merkezlerini kurmuşum ben. Tıp fakültesi öğrencileri daha birinci sınıftan gidiyor istedikleri şekilde araştırma yapabiliyorlar. Araştırmasız üniversite meyvesiz ağaç gibidir. Ben bu üniversiteyi kurdum, ilk yaptığım işlerden bir tanesi araştırma merkezi kurmaktı. O araştırma merkezinde atı var, tavşanı var, kobayı var, domuzu var… Her şeyi var. Dolayısıyla, öğrencilerimizin bir tek şeye ihtiyacı var: O da çalışmak. Ben boşuna 7 gün 24 saat demedim. Prof. Hüsnü Göksel bana diyordu ki, zaman boşuna üçe bölünmemiştir. Eğer insanlar isterlerse 24 saat içerisinde her şeyi yaparlar. Bu işin içine eğlence dahildir. Müzik dinleme dahildir. Dans etmek dahildir. Bunların hepsi dahildir. Önce dersinizi çalışacaksınız, sonra gidip eğleneceksiniz, enerji toplayacaksınız, sonra gelip çalışacaksınız. Önemli olan her işi vaktinde yapmaktır. Çok şükür bir ülkemiz var. O yüzden, Türkiye Cumhuriyeti’nin her vatandaşının birinci görevi Atatürk ve arkadaşları ve aziz şehitlerimizin hayatları pahasına kurulmuş olan bu ülkeye sahip çıkmaktır. İkincisi ise, onu yüceltip yükseltmek için ne yapmak gerekirse yapmaktır. Biz bunu yapıyoruz şu anda, bunu yapmak durumundayız. Dolayısıyla öğrencilerimizin şu an her şeyi var. Hiçbir şikayetleri söz konusu olamaz. Git kafeterya mı, otur kafeteryada… Başkent Üniversitesi’nin kütüphanesi 24 saat açık. Kafeteryası yanında. Çalış da çalış. Spor tesisleri de öyle. Spor tesislerini istediğiniz şekilde konuşun. Yurdu gördünüz değil mi? Beş yıldızlı otel gibi, içinde her şey var. İstersen bilardo oyna, istersen git tenis oyna. Başkent Üniversitesi’nin otelleri var. Kızılcahamam’a gidin, Gölbaşı’na gidin. Hiç olmazsa rahat bir nefes alın, bir dinlenin, orada havuza girin, orada saunaya girin. Kızılcahamam’a gidin, termal otel. Dolayısıyla, Başkent Üniversitesi öğrencisinin hiçbir mazereti olamaz. Onlardan istediğim tek şey var, çalışacaksınız. Çok çalışacaksınız ki ülkemize karşı olan vefa borcumuzu ödemiş olalım. Başka türlü olmaz. Ha eksiğin mi var, eksiğini danışmanına getirir söylersin, biz de gereğini yaparız. Ama düşünün bakın, Türkiye’nin bugün geldiği nokta bir mucizedir. Bu Türk milletinin başarısıdır. Bakın size ne diyorum, bakın ben size gösterdim, bakın burayı görüyor musunuz? 1940 köy enstitülüleri kurulduğu zaman, Türkiye’deki okuma yazma oranı %5 bile değil. Ne kadar zaman? 50 – 60 sene öncesi. Bugün geldiğimiz noktaya bakın. Geldiğimiz yere bakın… Buralardan geliyor Türkiye. Bakın ne diyorum size, odun ateşinin ışığıyla geliyor Türkiye, bugün ulaştığımız nokta ise bizim dünya ile yarışmamızdır. Sadece bu kadar mı? Ben Türkiye ile orta doğuyu birleştirdim. Sene 1987 Orta Doğu Organ Vakfı Derneği kurdum. Aslında, 1984’te Orta Doğu Diyaliz ve Organ Nakli Vakfı'nı kurdum. 1985’te İstanbul’da ilk kongresini yaptım ve 1987’de ise, bakın, şunu görüyor musunuz? Ben bu vakfı kurduğum zaman, sen 1985, o zamanlar İran’la Irak savaşıyordu. Panel düzenledim, bu savaşan iki ülkenin –bakın şu gördüğünüz kişiler İranlı ve Iraklı, bunları aynı masanın etrafında oturttum. Ve 1987’de de Orta Doğu Organ Nakli Derneği’ni kurdum. Bu da o derneğin mecmuası. Dünyanın en kaliteli mecmualarından bir tanesidir. Daha ne oldu, 1990’da Türkiye Organ Nakli Derneği ve 2014’te ise bizi Kazakistan’a davet ettiler. Orada çocuklarda karaciğer transplantasyonunu başlattık. Bana dediler ki Mehmet Bey bize daha fazla nasıl yardımcı olursunuz? Dedim ki tamam buldum, Türk Dünyası Organ Nakli Derneği kuracağım, kongreler düzenleyeceğim dedim. 15 Aralık 2014, Türk Dünyası Organ Nakli Derneği’ni kurdum. Ve ilk kongresini de Kazakistan’da yaptım. Bakın görüyor musunuz, Başkent Üniversitesi Orta Doğu ile Orta Asya’yı birleştirmiş. Nerede? Türkiye’nin başkentinde birleştirmişim. İşte Türkiye bu. Ne dedi Atatürk, soydaşlarımızı yalnız bırakmayın. Biz de bugün bunu yaptık. Kazakistan’da kongre düzenledim, Bakü’de kongre düzenledim geçen sene. Başkent Üniversitesi işte buradan geliyor. Ve sonuç olarak görüyorsunuz Başkent Üniversitesi Türkiye’nin üçte ikisinde ondan fazla hastanesi, on beşten fazla diyaliz merkezi, Avrupa’da temsilcilikleriyle lider konumdadır. Onun için öğrencilerimize diyorum ki, çok çalışın. Atatürk boşuna söylemedi: Türk, Çalış, Öğün, Güven. Bunu yaparsak ülkemize karşı olan vefa borcumuzu ödemiş oluruz hem de kendi geleceğimizi garanti altına almış oluruz. Çünkü vefa bilmezseniz sefa süremezsiniz. Dolayısıyla bizim asgari düzeyde bu ülkeyi kuranlara vefa borcumuz var. Ne mutlu ki Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşıyım. Ne mutlu ki ülkemiz var. Mehmet Hocam, programımızda biraz süre aşımına uğramakla birlikte çok faydalı bilgiler aldık. Sohbetinizi dinlemek gerçekten çok mutluluk vericiydi. Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ediyorum. Çok çalışmanın ne anlama geldiğini de bu sayede görmüş olduk. Ben size çok teşekkür ediyorum. Söylediğim gibi bu ülke bizim, hepimizin. Hiç kimsenin şahsi ülkesi değildir. Türk milletinin devletidir. Görevimiz bu ülkeye sahip çıkmak, bu ülkeyi ilerletmektir. Biz Başkent Üniversitesi olarak bunu yapıyoruz. Öğrencilerimize de bunu söylüyoruz. Hep şunu söylüyorum: Tarihi bilmezseniz, geleceğinize katkı sağlayamazsınız. Ülkeler geçmişlerinden güç almalılar. Biz Türkiye Cumhuriyeti devleti geçmişimizden güç aldığımız için bugün buralardayız. Eğer geçmişimizi ararsak bir sıkıntı var demektir. Temenni ederim ki geçmişimizi hiçbir zaman aramayalım geçmişimizden güç alalım. Bu da bize bağlı. Ülkemize sahip çıkmak zorundayız. Çünkü başka bir Türkiye yok. Ben her zaman şunu söylüyorum: Türkiye, bilimde, sanatta, teknikte muasır medeniyet düzeyini yakalamıştır. Hatta zaman zaman bunu aşıyoruz. Ama maalesef, adalet ve hukukta ciddi sorunlarımız var. Bunları çözmek zorundayız. Şöyle bir örnekle bitireceğim: Atatürk 29 Ekim 1923’te cumhurbaşkanı oluyor. Ertesi gün İsmet Paşa başbakan, bir mektup yazıyor. Bu mektup, Sayın Çölaşan tarafından paylaşıldı. Bu mektubun bir yerinde beni çok etkileyen bir sözü var Atatürk’ün. İsmet Paşa’ya diyor ki, bu ülke kiremit bile ithal etmek durumunda. Süleyman Bey ve İhsan Bey benim çok saygı duyduğum ve abi kardeş gibi olduğum bir iki kişi. Süleyman Bey zaman zaman konuşmalarımız arasında bana diyordu ki, bu ülke iğneyi bile ithal ediyordu. Bakın, Türkiye Cumhuriyeti devleti nereden geliyor. Kiremit ve iğne ithalinden, bugün bilim ihraç eder konuma gelmiştir. Biz bugün bilim ihraç ediyoruz. Orta Doğuyu biz birleştirdik. Orta Asya’yı birleştirdik. Ben Mehmet Haberal, bugün dünyayı temsil ediyorum. Şu anda Dünya Organ Nakli Derneği’nin seçilmiş başkanıyım. Bakın Türkiye bu. Türkiye buraya geldi. Onun için her ikisine de diyorum ki, Türkiye buraya geldi, rahat uyuyun. İngiltere Kraliyet Tıp derneği ilk kez birine ödül veriyor ve o biri bir Türk oluyor. İşte Türkiye bu. Bu hiçbir zaman yetmez… Gezegenlere, aya gidinceye kadar yetmeyecek. Dolayısıyla bundan sonraki hedef oralara gitmektir. İnşallah Başkent Üniversitesi bir gün o düzeye gelecektir ki, bir gün oralara da insan göndereceğiz. Ve, ülkemizi gerçekten dünyanın bilim merkezlerinden birisi konumuna getireceğiz. Hedef bu. Nasıl ki dünyada bir Harvard Üniversitesi var, inşallah dünyada bir Başkent Üniversitesi olacak. Hedef bu, hedef dünya. Türkiye tamam, şimdi hedef dünya. Biz ülkemize ve ülkemizdeki insanlara inanıyoruz, size de çok teşekkür ediyoruz. Hocam özellikle biz teşekkür ederiz. Başta Başkent Üniversitesi olmak üzere kurduğunuz bütün kurumların uluslararası olarak bilinir olması ve kendi mezunlarının onları temsil ediyor olması çok önemli. Bize zaman ayırdığınız ve programımıza katıldığınız için size çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. Sayın seyirciler, bir programımızın daha sonuna geldik. İyi günler dileriz.
DAHA FAZLASINI GÖRÜNTÜLE

İLETİŞİM FORMU

  • Facebook Link
  • Twitter Link
  • VK Link
  • Telegram Link
  • Instagram Link